“Poof” diye bir ses geldi minibüsün önünden, ardından minibüsün üstünden bir ses daha ve ardından sanki dolu yağıyormuş gibi sesler çoğaldı. Polislerden birisi minibüsün arka kapısını açtı adam kan revan içinde, aşağıya doğru kan harlamış. Polis ayakta zor duruyor, hepimiz şaşkın ondan gelecek komutu bekliyoruz. Adam konuşamadı, oteli gösterdi. Hep birlikte aracın içinden attık kendimizi. Havadan taş yağıyor. Taşı yiyen basıyor çığlığı, otelin kapısından uzaklığımızı en fazla 50 metre ama yol bitmiyor ki. Kafasını sakınan koşuyor otele, polisler az daha bizi ezip geçecek. Biz yine şanslıyız taş yağmuruna tutan grup uzaktayken kaçmayı başardık. Diğer minibüstekiler inip inmemekte karar kılıncaya kadar taş atanlar diplerine geldi. Minibüsten adımını atan önce yakın mesafeden birkaç taş yiyor, o sersemlikte otelin kapısına ulaşıncaya kadar bir o kadar taş daha yiyor...
Hollandalı muhabir bir kız var, kendisine taş da isabet etmemiş, sürekli ağlıyor. Bazen sesini salıp böğürür gibi ağlıyor, bazen hıçkırıklara boğuluyor. Olayın üzerinden yarım saat geçti hiç susmadan ağlıyor. Kıza sinirden sigara yiyeceğim, yahu milletin kafası gözü kan içinde gıkı çıkmıyor, o ha bire böğürüyor. Tam kalkıp kızı fırçalamaya hazırlanırken birisi dışarıya bakın diye bağırdı! Hepimiz camlara doluştuk. Otelin karşısındaki meydanlığa çıkan bütün yollardan sel gibi insan akıyor meydana. Aralarında kalabalığı yönlendiren yüzlerini gözlerine kadar kapatmış provokatörler var. İnsan seli çok kızgın, saldıracak yer arıyor. Bize taş atanlar meydana ilk ulaşanlar, sel öncesi gelen su akıntısı yani.
Önce tekmeler ve kazmalarla bankları kırdılar, meydana onların geldiğini görüp yolunu değiştirenleri yakalayıp tekme, tokat, sopa bir güzel dövdüler…
Kızgın topluluktan bazılarının ellerinde uzun namlulu silahlar bazılarında tabanca ve sopalar var. Kalabalık sürekli slogan atıyor. Çevredeki binalara zarar veriyor. Binaların çoğunun camı kapısı kırıldı. Biraz evvel bizden önce kaçan polisler bu kez otelin önünde önlem aldılar. Yüzü kapalı olanlardan birkaç tanesi gelip polislere sataştı. Polisler tansiyonu yükseltmemek için onlara karşılık vermedi. Yüzü kapalılar polisin bir tanesini aralarına alıp öldüresiye kadar dövdü. Adamı paçavra gibi bir kenara attılar. Yüzü kapalıların siniri yatışmamıştı, bir polis daha çekiştirip kalabalığın arasına götürmek istediler. Ama o polis silahını çekip bir el havaya ateş etti.
İşte ne olduysa ondan sonra oldu!..
Meydandaki bütün silahlar ateşlendi. Aralıksız bir silah atışı başladı. Havaya, sağa, sola ateş ediyordu elinde silah olan herkes. Havaya ateş edenler bir şeyi unutmuştu, kuşun bu uzaya gidecek değildi ya… Kurşunların geri dönmesiyle kalabalık panik içinde dağılmaya başladı. Herkes birbirini ezercesine meydandan kaçmaya başladı. Önce meydanın en ortası boşaldı, yerde yatan beş kişi vardı. İkisi cansız yatıyor, diğerleri sürünerek meydandan kaçmaya çalışıyor. Millet birbirini ezercesine ara sokaklara kaçıyor. Kalabalığın boşalttığı yerlerde kimi cansız kimi kıvranan insanlar ortaya çıkıyordu...
Biraz evvelki o kızgın kalabalık arkalarında 23 kişi bırakarak birden ortadan kayboldu. Hepimiz fırladık dışarıya. Flaşlar patlamaya, kameralar kayda, muhabirler konuşmaya başladı. Yerde yatan insanlardan oluk oluk kan akıyordu. Kimi cansız yatıyor, kimi ellerini uzatıp bizden yardım istiyordu.
İlk kez böyle bir manzarayla karşılaşmıştım, başlangıçta biraz görüntü çektim. Boğazıma bir şey düğümlendi sanki boğuyorlardı beni. Makinayı bırakıp yerdeki insanlara yardım etmeye karar verdim ama ne yapacağımı, hangisinin yanına gideceğimi bilemedim. Kırılan banklardan birinin yanında bir kadınla çocuğun yattığını gördüm ve onlara doğru gittim. Kadının yüzü parçalanmıştı, yüzüne bir kez baktım. Siyah uzun saçlı kahverengi gözlü 5 yaşlarında bir kız çocuğu. Vücudundan akan kanın içinde kalmış. Yukarıdan gelen kurşun sol göğüs üstünden girmiş. Gözlerini kırpıyor. Nefes alıyor ama ağlamıyor. Devamlı aynı noktaya bakıyor, sanki şokta gibi. Başucuna oturup başını bacağımın üzerine koydum. Elinin birisini avuçlarımın arasına aldım. Kesik kesik nefes alıyor arada bir kasılıp hırıltılar çıkarıyordu. Gözlerine bakmamak için kendimi zor tuttum. Avuçlarımdaki küçük eli hiç kıpırdamıyor. Kısa bir süre sonra yüzündeki şok hali acı duyan bir insanın yüz haline döndü. Saçlarını okşayıp, yüzünü sevdim. Pürüzsüz kadife gibi yumuşacıktı yüzü. Sessizce ağladı. Gözlerinden yaş aktı. Gözyaşlarını elimle sildim. Kim olduğumu hiç merak etmiyordu. Başını çevirip bana bakmak için hiç gayret etmedi. Dizimi biraz salladım onu uyutmak ister gibi. Canı acıdı. Yüzünün şeklinden öyle yapmamı istemediğini anladım. Hiç hareketsiz durdum. Nefes alıp vermesi sıklaştı, sanki kalkmak istermiş gibi yapıyordu. Kaldırmak istedim yine yüzünün şeklinden acı çektiğini anlayıp vazgeçtim. Küçük kızın biraz sonra öleceğini biliyordum. İlk kez ölen birine şahit olacaktım ve gözyaşlarıma hâkim olamıyordum. Belki o kısacık hayatı, annesi, babası, oyun arkadaşları, kardeşleri, oyuncak bebekleri, bakkaldan aldığı çikolatalar şu anda gözünün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu. 5 yaşındaki bir çocuğun hayatında başka ne olabilirdi ki? Onu ölürken rahatsız etmek istemiyordum. Anılarını bölmek istemiyordum. Bir süre sonra nefesi azaldı, yüzündeki acı tatlı bir tebessüme dönüştü, gözleri hafifçe yukarıya doğru kaydı ve benimle hiç göz göze gelemeden, gözyaşlarımı göremeden, adımı duyamadan hayata veda etti. O öldü.