Evet o kadar kritik bir süreçteyiz…
AKP’ye oy vermiş olun ya da olmayın, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru hükümetini Adalet ve Kalkınma Partisi oluşturuyor mu?
Evet…
O halde ister CHP’li ister MHP’li ister başka partiden yana olun hükümete güvenmek istemek zorundayız.
Güvenmek zorundayız demiyorum, dikkat edin. “Güvenmeyi istemek zorundayız” diyorum.
Ortada bir sorun var. Soruna “Kürt sorunu” diyor bazıları. Lakin olan nedense gencecik yaşında vatan savunması uğruna, bir hilal bir yıldız uğruna kahpe kurşunlara hedef yiğitlere oluyor.
İster asker ister polis ister öğretmen ama yitip giden gencecik bir kuşak 1984’den beri…
Ve sadece “konuşan” sivil siyaset…
Olayları kaşıyan, hangi küresel gücün tetikçisi olduğu belli olmayan medya kalemşorları…
Bir Anadolu’muz var ve Anadolu’muz kan ağılıyor yine…
Terörle mücadele elbette sadece silahla olmaz ama silahtan da vazgeçilmez…
Elbette teröristle vatandaşı devlet millet yeteneğiyle ayırmak gerek birbirinden…
Ama dikkat edin sadece laf bunlar ve yıllardır söyleniyor…
Laf söyleniyor ama yiğitler yitip gitmeye devam ediyor…
Her yiğit düşünce bağırıyoruz “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye…
Lakin ne yazık ki şehit de ölüyor vatan da bölünüyor fiilen olmasa bile…
Çukurca’nın orta yerinde bir kahpe saldırı oluyor da, kimse önceden fark etmiyor “bir şeyleri”…
Demek ki devlet – halk iletişimde bir güvensizlik bir sorun var muhakkak.
Geçen yılların muhakemesini ve muhasebesini yapmak elbette elzem, lakin dönün bakın bugüne. Allah aşkına ne yok?
Olması gereken ne yok?
Birlik yok birlik…
Ulusal birlik, milli birlik yok…

Sıradan bir vatandaşım sadece… Güvenmek istiyorum Başbakana, güvenmek istiyorum ekseriyetle iktidara gelip muktedir olan AKP’ye veya AK Parti’ye…
Peki neden içim sıkılıyor?
Neden gözümün önüne Habur şovu geliyor kahpelerin?
Neden o ne olduğu belli olmayan “açılım lakırdıları” geliyor?
Ama gözümün önüne benim yurt arkadaşım, kaymakam vali namzeti, Konyalı asteğmen öğrenci dostum geliyor. Hani Tuzla’da bombalanmışlardı ya? Böyle zamanlarda hep düşünürüm canım kardeşim Mustafa’nın son nefesinde ne düşündüğünü…
Düşünebiliyor musunuz, asırların tüm siyasi hatalarının faturası bugüne çıkıyor. Bize çıkıyor. 1984’den beri akan kanın tetikçileriyle sahiplerini bildiğimiz halde bir şey yapamıyoruz.
Çünkü “bir” ve “birlik” değiliz…
Kandan beslenenler var aramızda…
Terörden medet umanlar var…
Ve bu beklentileri körükleyen dış mihraklar var…
Ve tarihin en çok devlet kuran milletlerinden biriyken, aramızdaki kara kedileri kovamayacak kadar da aciz kaldık. Sanki büyüledi bizi bir kara mahfil toplantısında maskeli efendiler…
Başbakan “sabrımız taştı” dedi sonra da uçaklar havalandı dağlar taşlar, kamplar odaklar bombalandı. Sonuç ne oldu bilmiyoruz… Bundan sonra neler olur, onu da bilmiyoruz? Dağdan kaçanlar tam da bayram üzeri masum canlara kıymaya başlar mı Allah korusun?
MİT ne yapıyor, polis ne yapıyor bilmiyoruz.
Size safça, aptalca gelebilir düşüncem.
Ama gerçekten “sözün de” taraf olmanın da “bittiği” yerdeyiz. Bir ve birlik olmak zorundayız. Bu yüzden de hükümete güvenmek isterken, muhalefetle hükümetin birbirlerine çemkirmeden, birbirlerini aşağılamadan kol kola girmesini bekliyorum. Medya denen mutant basının, o kahpelerin dolaylı reklamlarını yaparcasına akan kanı magazinleştirmesini istemiyorum.
Çünkü aydın bir toplum değiliz…
Çünkü okuyan, okuduğunu analiz eden vatandaşlar değiliz…
Çünkü saman alevi gibi tepki gösteren, gaza gelen ve “kullanılmaya” açık bir toplumuz ki “kullananları” tanımak gibi bir isteğimiz de olmuyor. Yakın tarih bunun örnekleriyle dolu maalesef.
Başbakanın sözlerinin arkasında durmasını…
Hatta özeleştiri yapmasını bekliyorum. Milletvekillerinin “boş” işlerle değil doğrudan halkın içinde olası provokasyonları önlemesini bekliyorum.
Tek yol var, ön yargılardan kurtulup “devletin bekası, milletin selameti” müştereğinde bir ve birlikte olmak…
Yoksa o okumaktan, öğrenmekten imtina ettiğimiz kara tarih yine tekerrür edecek.
Şu Ramazan gününde sadece Allah korusun diyorum, başka da bir şey demiyorum.